Bir Mevsimlik İnsanlık Hali
Nisanın ilk haftası, sanki parmaklarımın arasından usulca kayıp gitti. 2026’nın ilk üç ayını geride bıraktığıma bazen inanmakta güçlük çekiyorum. Oysa bu kısa zaman dilimine bir ömrün küçük bir özeti sığdı: Sevdim, sevildim; hiçbir şey yapmıyormuşum gibi hissettiğim an’lar da oldu, içimde bir şeylerin eksik ya da yanlış gittiğini düşündüğüm zamanlar da… Ve elbette kendime dönüp baktığım, kendimi takdir etmeyi öğrendiğim duraklar da vardı. İnsan dediğin, bütün duygularıyla bir arada var oluyor; ben de bu üç aya insan olmanın neredeyse bütün hâllerini sığdırdım.
Biraz okudum. Sayfalar arasında başka hayatlara dokundum: Gidiyor, Gitti, Gitmiş’in dingin akışında zamanın çözülüşüne tanık oldum, Düşünce Balonları’nda zihnin kendine kurduğu ince alayları duydum. Arkadaşlarla Sohbetler’in kırılgan yakınlıklarında insanın kendine bile itiraf edemediği boşlukları hissettim. Zamanın Dalgaları’yla geçmişin izlerini yokladım; Birbirimize Her Şeyi Söyleyebilirdik’te söylenmeyenlerin aslında en çok kalan olduğunu fark ettim. Fosforlu Cevriye’nin karanlık ama canlı dünyasında yaşamın inatçı nabzını duydum, Gerçekten Ne İstiyorsun’da asıl zor olanın istemek değil, neyi gerçekten istediğini ayırt edebilmek olduğunu hissettim. Okuduklarımın hepsi aynı yere çıkıyor gibiydi: Hayat ya beklerken oyalanmak ya umarak devam etmek ya da gerçekten ne istediğini sormak… Belki de insan, bu üçü arasında gidip gelirken kendine dönüşüyor.
Bu ayların bir gününde, daha önce hiç gitmediğim, ilk anda insana kendini sevdiren o güzel pasajlardan birinde Gelbe Briefe’yi izledim. Hem dili hem de hikâyesiyle o günü zihnime usulca kazıdı; bazı an’lar vardır, bir daha asla aynı şekilde yaşanmayacaklarını bilerek yerleşir insanın içine, işte öyle bir gündü. Evde geçen vakitlerdeyse başka dünyalara sığındım: Unfamilier’in yabancılığında, Hijack’in ikinci sezonunun geriliminde, Masumiyet Müzesi’nin hatıralarında, Slow Horses’ın yorgun zekâsında ve Down Cemetery Road’un ilk sezonunda… Bir süredir izlemiyor olsam da bunlar zihnimi dağıttığım an’lar olarak kaldı.
Galiba insanın biraz okuması, biraz izlemesi, biraz da durmayı bilmesi gerekiyor. Çünkü kendimle baş başa kaldığımda düşüncelerim çoğalıyor, dallanıp budaklanıyor ve her düşünce, bir diğerinin gölgesini büyütüyor.
Zaman zaman okuduklarımdan bazı cümleler içimde yankılanıyor:
“Hayatında şarkıyla yürüyen asla hiçbir yerde kaybolmaz.”
“Hayat, beklediğiniz şey gerçekleşmemekte ısrar ederken dikkatinizi dağıtmak için giriştiğiniz etkinliklerdir.”
Ve bir umut gibi yükselen o diğer ses: “Hayat ummaktı. Hayat her şeydi…”
Şimdi içimde yeni bir iklim var. Sessizce açan bir bahar gibi. Onun gerçekten bahar olmasını istiyorum ama olmazsa da bu yola çıkmış olmanın kendisi yeter. Belki de mesele varılacak yer değil, o yolda yürürken içimde taşıdığım o ince, kırılgan ama dirençli umuttur. Ve ben, ne olursa olsun, o umudu kaybetmemeyi seçeceğim.