Kargaşa
Bir süredir zihnimi kemiren bir mesele var: dürüstlük. Geçenlerde bir arkadaşımla konuşurken söyledi; arzularımızın ve isteklerimizin ötesinde, sorumluluğumuz olmayan durumlara karşı takındığımız tavır da kim olduğumuzu belirliyor, dedi. Haklıydı; hatta bunu ondan duymaya ihtiyacım vardı. Çünkü bazı sözler, bazen sadece hakikati hatırlatmak için söylenirdi.
Arzularımı ve hislerimi bir kenara bırakıp kendimi toplama zamanı gelmişti. Üstelik toparlanma fikri yabancı değildi bana; bunu evvelce başarmıştım. Ama neden şimdi dağılmıştım? Hangi eski iz, hâlâ bugüne sızıyordu? Beni çağıran neydi; bir eksiklik mi, bir alışkanlık mı, yoksa yanlış zamanda karşıma çıkan tanıdık bir his mi? Beni neden kendine çekiyordu? Bunun zamanlamanın azizliğiyle bir ilgisi var mıydı?
Hatırlamam gereken bir şey vardı. Bir zamanlar beni ayakta tutan, beni iyileştiren neydi? Çünkü bilerek görmezden gelmek bana göre değildi. Koşullar değişmiyorsa insan değişir; en azından değişmeyi dener, buna inanmıştım. Ne olmuştu da bu inanç sessizce geri çekilmişti? Neden kendi yapabildiklerimi, başkasının yetersizliğine kılıf uydurarak anlayışla sarmalamaya çalışıyordum? Bir tür körlük belki. Ya da nezaketin dozunu kaçırma hali.
Şimdi buradayım. İçimde kıvrılan bir labirentin eşiğinde; ilkelerimle yüz yüze, sınırlarıma bakıyorum. Yolun bir yerinde çıkış olduğunu biliyorum. Geçmişin izlerinin silinebileceğini, insanın kendini tüketen seslerden uzaklaşabileceğini de. Bunu bilmek, şimdilik, yeterli.