Sabah

Sabah

Uyandım ve kafamda hiçbir plan olmadan refleksle masaya oturdum. Sanki o masaya geçtiğimde bir şeyler kendiliğinden olacakmış gibi. Sözlerini anlayamasam da dinlemekten tuhaf bir haz duyduğum Rolando Alarcón’u açtım. “Mocosita”, “No Pasarán” ve adlarını bilmediğim daha pek çok şarkı odaya yayıldı. Sözcükler bana yabancıydı ama sesleri artık tanıdıktı; sanki anlamadığım bir dilde değil de doğrudan hislerime sesleniyorlardı.

Hazırlandım, dışarı çıktım. Hava sıfırın üzerine tırmanmış olmalıydı. Keskin ama ferahlık veren bir soğuk vardı. Bu yüzden kendimi iyi hissediyordum; dışarısı koşmak için elverişliydi. İçimde bir süredir taşıdığım, bir türlü atamadığım bir kırgınlık vardı. Belki biraz koşarsam onu geride bırakabilirdim. Nefesimi düzenler, adımlarımı bir ritme sokar, içimdeki düğümü gevşetebilirdim. Böyle anlarda hareketin insana iyi geldiğine inanmak kolaydı.

Aklıma İngilizce bir söz geldi. “Actions speak louder than words.” Türkçede tam karşılığı neydi bilmiyorum ama anlamı açıktı: Sözden çok yapılanın değeri vardı. Belki de benim sorunum buydu. Sözlere çabuk kanıyordum. Kelimelerin gücüne fazlasıyla inanıyordum. İnsanların söylediklerini, yapabileceklerinden daha gerçek sanıyordum. Belki bu, kişisel bir zaafımdı; belki de kelimelere duyduğum güvenden kaynaklanan bir yanılgı.

Koşarken şunu düşündüm: İnsanların içinde gerçekten ne kalır; söylenenler mi, yoksa yapılanlar mı? Bende en çok söylenenler kalıyordu. Çünkü söz, eyleme dönüşmediğinde içimde yarım kalmış bir şey gibi asılı duruyordu. Yapılan ise, ne kadar anlamlı ya da anlamsız olursa olsun, bir noktada tamamlanıp geçmişe karışıyordu. Oysa söylenenler, gerçekleşmeyen ihtimallerle birlikte zihnimde yer ediniyor; sökülmesi zor küçük bir çivi gibi içimde kalıyordu. Bu yüzden sözle kurulan o heves hâlinden kurtulmak benim için daha zordu. Ve insanın içinde böyle asılı bırakan sözler söylemek, aslında bir tür düşüncesizlikti.

Keşif Yapbozu